Sonunda yazılabildi…Bugüne kadar yaptığım en çarpıcı, doyurucu, keyifli seyahat. Manchester’da başlayıp, Liverpool’da devam eden. Devamında Londra’da sona eren harika bir hafta. Bu seyahatin diğerlerinden ne farkı var diye bir düşününce, bazı noktalar öne çıkıyor. Manchester ve Liverpool’da benimle dolaşan oranın yerlisi bir dost, Londra’da sevdiklerimle olmak, Beatles’ın hikayesi, hatta sadece hikayesi değil, şarkıların peşinden, grup elemanlarının doğdukları evlere seyahat… Başlayalım bakalım…
Bu seyahat, aslında bir iş – eğitim gezisi olarak başladı. Manchester ile Liverpool arasındaki Warrington‘da bir firmayı eğitim için ziyaret ettim. Gitmeden önce kabaca bir plan çıkardım. Plana göre, İstanbul’dan Manchester’e direk uçuşla gidilip, Barry ile buluşulacak, o günümüzü Liverpool’da geçirecek. Daha sonra firma ile ilgili işleri halledip, Manchester’da iki gün geçirilecek, Barry ile vedalaşıp Manchester’dan uçakla Londra’ya gidilecek ve yüksek lisans eğitimi için orada olan kardeşimle ve Nihoş ile buluşup haftasonunu geçirmek… Bu plan tam tamına uygulandı sadece Manchester gezisine Berry katılamadı, kar yüzünden yollar kapandığı için! İlk buluştuğumuzda kendisi de bir program hazırlamıştı, benim aklıma gelmeyen bazı sürprizle beraber.


St. Peter’s Church’ün bahçesi John Lennon ve Paul Mc Cartney’in ortaokul talebesiyken, bir müsamere çerçevesinde tanıştıkları bahçe. Bu kilise, her ikisinin de doğduğu mahalleye çok yakın. Arka bahçesinde bir eylence oluyor. John orada The Quarrymen isimli grupla takılıyor. Paul onları izleyip, abilerine biraz özeniyor. Günün sonunda da kuliste tanışıyorlar ve hikaye başlıyor.


Şarkıların peşinden gitmek derken biraz hüzünlü bir hikaye karşımıza çıktı St.Peter’s Church’ün bahçesinde…Elanor Rigby‘nin mezarı. Kilisenin bahçesinden arkaya doğru dolandığında ise, bir yetimhanenin bahçesi, Liverpoolluların “Strawberry Fields” dedikleri…

Buralardan fazla uzaklaşmadan, Paul’ün ve John’un evine doğru gittik ve tabi büyüdükleri mahalleye. Burada dikkat çeken, Paul’ün daha mütevazi bir memur çocuğu olarak ufak bir evde, John’un ise bahçeli, güzel ve büyük bir evde büyümüş olduğu.


Daha sonra bir kaç mahalle öteye geçince yine bir şarkının peşinden gitmiş olduk ve kendimizi Penny Lane caddesinde ve meydanında bulduk. Liverpool’un sahiline doğru indiğimizde, o meşhur “Dock”‘lar ve tabi yine bir şarkı çıktı karşımıza, Yellow Submarine…
Bu limana gelmemizin asıl amacı tabi, Beatles müzesini gezmekti. Dünyadaki en kapsamlı ve ayrıntılı Beatles müzesinin normal olarak Liverpool’da olması şaşırtıcı değil tabiki. Hikayeyi en başından itibaren anlatan, çok güzel bir müzeydi…

Artık akşam oldu ve artık bu güzel Beatles gününü eski bir Pub’ta birşeyler içip, yine Beatles şarkıları dinleyerek bitirelim dedik. İlk mekan 200 senelik bir pub olan Ye Hall in Ye Wall (eski İngilizce’de The-Ye ilişkisi varmış). Sonrasında da Beatles’ın Liverpool’da ilk çaldığı mekan olan The Cavern Club‘ta şarkılar dinledik…Çok keyifliydi…
Bu geceden sonra tekrar geri Warrington’daki otele döndüm. Bundan sonra iki-üç gün iş ile alakalı görüşmeler ve eğitimlerle geçti. Üç gün sonra ben Londra’ya geçmek üzere yola çıktım. Fakat öncesinde bir günümü Manchester’da geçirdim. Ondan da kısaca bahsedeceğim…
Manchester ‘da bir gün geçireceğim için zamanı iyi değerlendirmem gerekiyordu. Hava soğuktu ve ıslaktı. O bildiğimiz, İstanbul’un ıslak ve soğuk esintili havası var ya! İşte tam onun gibi bir durum vardı. Bu yüzden çok zorluk çekmedim. Warrington’dan trene bindim ve Manchester’a geldim. Gitmeden orada bir “Industrial Revollution” müzesi olduğunu okumuştum. Endüstriyel devrimin başladığı yer olarak biliniyor Manchester ve dünyada kullanılan ve tasarlanan ilk buhar makinaları, ilk lokomotiflerin sergilendiği bir müzeydi bu. MOSI, Museum of Science and Industry, kesinlikle görülmesi gereken bir müze.









